DİBACE/GÜNCE -293-
SİVEREK –ADANA üç portre
Yılmaz Güney/Devlet Bahçeli/ Ferdi Tayfur
Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul adlı tarihi romanında kırk kadar karakter olmakla birlikte Edebiyatın üç devi; Namık Kemal, Abdülhak Hamid Tarhan ve Tevfik Fikret ana karakter olarak romanın esas kahramanlarıdır. Yazar romanı 1938 de yazar. Romanda Yazar üç dönemi; “İstibdat dönemi, İttihat ve Terakki dönemi ve Mütareke dönemini” Adnan karakteriyle betimler.
Adnan'ın yaşamındaki üç dönem vardır; fakir ve idealist Adnan, zengin ve önemli Adnan, hasta ve bedbaht Adnan.
Siverek’ten Adana’ya kan davasından ötürü göç etmek zorunda kalan Hamit (hamo) Çavuş ve Güllü (gülı) Pütün oğlu Yılmaz Güney on sekiz yaşında öyküler yazar.
Genç Yılmaz Güney’in heba olmaması için elinden tutup Atıf Yılmaz'a götüren Yaşar Kemal, Yeşilçam’ın bebek yüzlü jönlerin kulelerini devirecek bir Yılmaz Güney düşünmemişti sanırım. Muhtemeldir ki kendi kulesini inşa ederken yıkacağı kulenin benzerini inşa edeceğini Yılmaz Güney’in kendisi de düşünememişti.
Beyköylü Cumali ve Şerife oğlu Ferdi Tayfur on bir yaşında Siverek kahvehanesinde çaycı çırağıyken halk sinemasında “avcı” türküsüyle sahneye adım attığında bir dönemin müzik anlayışını yıkacağını kimse tahmin edemezdi. Yeşilçam’ın en çok kapalı gişe oynayan filmlerinin sahibi; sesi evlerde, tarlalarda, dükkânlarda dolmuşlarda elli yıldır eşlik edilerek yankılanan yanık Adana türküsü, arabeskin Ferdi babası…
Siverek’ten Bahçeye göç eden Fettahlı (badıllı) aşireti beylerinden Salih Beyoğlu Devlet Bahçeli’nin Adana Çukurova kolejinden MHP liderliğine giden hayatında Ferdi Tayfur şarkıları hep vardı.
Aynı çağın üç farklı portesinin kesiştiği coğrafya Siverek ve Adana. Aynı coğrafyadan beslenmiş üç farklı sima…
Biri sinemanın Çirkin kralı Sol’un ikonu. Biri Türk milliyetçiliğinin Alpaslan Türkeş sonrasının Başbuğ’u siyasetin Devlet Babası…
Ve biri müziğin Ferdi Babası olarak bilindi, tanındı.
Üçünün ortak noktası ve bu yazıyı kaleme aldıran cümle Devlet Bahçeli’nin mesajıydı. Ferdi Tayfur'un vefat haberini alan MHP Lideri Devlet Bahçeli taziye mesajında, "Ferdi Tayfur’un vefatı bir parçamı alıp götürdü” diyordu.
1950 sonrası Türkiye’si Mili Şef döneminden çıkmanın hazzını yaşarken, Marshall planıyla feodaliten kapitalizme geçiş türbülansına giriyordu. Sanayileşme birlikte fabrikalarda iş, “iyi okullarda çocuğumuz büyük adam olsun okusun” hayalleriyle şehirlere akmaya başlayan köyler, küçük şehirler kimsenin boyutlarını ve sonuçlarını kestiremediği büyük bir sosyal hareketliliğe yol açarak metropollüleri oluşturdu. Çocukların kimisi okudu Devlet Bey gibi. Okuyamayanlar ya sinemaya Yılmaz Güney gibi ya müziğe Ferdi Tayfur gibi mücadele ve dram ve isyanla damga vurdu. En bahtsız olanlar kabadayı oldu. Üçünün de içinde kabadayılık içsel sesi, zaman zaman sinemaya zaman zaman müziğe zaman zaman siyasete renk tonu olarak yansıdı.
Sanayileşmeyle birlikte başlayan iç göç şehirleri yepyeni sorunlarla birlikte büyütüyordu. Şehirde fabrika bacaları yükselince ilerleyeceğimizi, “muasır medeniyetler seviyesine” ulaşacağımızı düşünenler fena yanılıyordu. Siyasal entiljansya, çoksesli müzik dinleyen, tiyatro, opera ve bale seyredenlerin sayısında artış sağlanırsa Batılılaşacağımıza inanıyordu. Beraberinde sosyal demokrasinin de göremediği dipten gelen bir halk isyanının sosyolojisiydi.
Neo liberal politikalar, haz ve hızla sancılı değişme, bu değişmeyi alyuvarlarında hisseden yaşayan sosyal sınıflar sağcısı solcusuyla, milliyetçisi İslamcısıyla hayattan beziyordu. Müzikse bu sesi veren, yükselten ortak duyguydu Bugün Ahmet Kaya’yı bir ülkücüye dinleten, bir İslamcıyı mest eden, bir solcuyu hayallere götüren şey aynı ideal dünyaya özlem ve mevcuda itirazdan başka bir şey değil. Onun için o günlerde minibüslerden, dolmuşlardan, evlerden yükselen müzik bu sosyolojiyle okunabilir.
Bu müziğin kurucu babası Orhan Gencebay’ın dilinden “Bir teselli ver”, “Ya Rabbim sen büyüksün”, “Batsın bu dünya” neden hala dinlenir sorusu kıymetli bir soru?
Köylüler şehre hemen sokulamadılar; kimliklerini, beraberlerinde getirdikleri kültürü ve ahlâkı koruyabilmek için şehrin varoşlarında kendi kabuklarına çekildiler. Çoğu kez çaresizdiler. Bir gecede çattıkları gecekondulara yerleşip bir çekirdek oluşturduktan sonra, akrabalarını, komşularını vb. çağırıp kendi köylerinin yahut mahallelerinin bir modelini varoşlarda kurarak amansız bir yaşama savaşı verdiler. Bu mahallelerde yavaş yavaş yeni bir kültür ve estetik şekillenmeye başladı. Mimarisinden müziğine, mutfağından mobilyasına, dilinden ahlâkına kadar, kırsal kültürden de şehir kültüründen de farklı, arada bir yerde duran ve başlangıçta asla meydan okuyamayacak kadar ezilmiş bir kültürdü bu.
Orhan babanın bütün itirazlarına rağmen bir meydan okumaya daha ihtiyaç vardı.
Ve bu meydan okumanın sesi Yükselme dönemi Babası Ferdi Tayfur’dan başkası değildi. Bağrını açarak “çeşmenin başında” hıçkırarak apartmanların yüzüne “bana da söyle bende bileyim” “Leyla” “huzurum kalmadı” “bana sor ayrılığı” “ “sabahçı kahvesi”nde…
“Arabeskin tırmanışına paralel olarak seçkinlerin alaylı bakışları önce öfkeye, daha sonra nefrete ve düşmanlığa dönüşecektir. Çünkü artık Ferdi Tayfur’la yaşadığı itiraz ve “bilinçlenme” dönemi de aşılmış, meydan okuma dönemi başlamıştır.”
Urfa- Adana hattının kesiştiği kavşakta Müslüm babayla Devletleşen Arabesk, İbrahim Tatlıses’le imparatorluk dönemini yaşar...
Önce Müslüm baba “ bu benim mesele derin mesele ezelden ebede giden mesele” deyip göçtü. Arabeski devlet yapan babadan sonra Arabesk bugün yükselme döneminin babasını kaybetti…
Üç İstanbul tarihi romanı Sultan Abdülhamit döneminden 1936 yılına kadar olan üç dönemi anlattı. Dizisi yapıldı. Ondan sonraki dönemi anlatan Müziğin sosyolojisi Arabeskin Üç babasını romanı henüz yok. Film ve romanların yapılması bir dönemi analizde epeyce veri sunacaktır sanırım.
Evet, Devlet Bahçeli kendi içindeki sesin susmasını anlatan cümleyi kurmuştu ” Ferdi Tayfur bir parça mı götürdü” diye… Sanırım bu cümle birçok kişi içinde aynıyla geçerlidir.
Ferdi babaya Allahtan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun.
03 Ocak 2025 Hüseyin Acarlar
YORUMLAR