Hz. İsa'nın Adana Sevdası (!)
Delilik, tek tek insanlarda pek seyrektir.
Ama gruplarda, partilerde, halk arasında ve çağlarda kural olarak bulunur.
Nietzsche
VARAN: 1
BAHRİ PAŞA OLMASAYDI İSA ADANA’YA GELECEKTİ
Yüzyılımızın başında Adana Valisi olarak görev yapan Süleyman Bahri Paşa olmasaydı Hazreti İsa (!) Adana’ya gelecekti. Böylelikle bu ziyaret ile Adana’nın taşı toprağı kutsal olup, bütün dünyanın en mübarek kentlerinden biri olacaktı. Ancak gelin görün ki, Vali Bahri paşa’nın bir tokadı ile ne Hz. İsa kaldı ne de mübarek bir şehir hayali…
Olay şöyle cereyan ediyor:
İSA OLARAK GELDİ DELİ OLARAK ÇIKTI
O dönemde adı Hacın olan Saimbeyli Kadısı aklını yitirmiş, sağa sola telgraf çekerek:
“Ben Hz. İsa’yım Tanrı tarafından yeryüzüne indirildim, Allah’ın emirlerini unutan insanları ıslah etmeye memur edildim” mealinden bildirimlerde bulunur.
Bu telgraflar şehri yöneten memurlara ve önemli şahsiyetlere gidince Vali Bahri Paşa, Kadı’yı yakalayıp getirmeleri için emir verir. Halk bunu duyar ve Hazreti İsa’nın (!) geçeceği güzergahı hınca hınç doldurur. Öyle ya, yaklaşık iki bin yıl sonra Hz. İsa’yı görmek her kula nasip olmaz. Köprübaşına biriken halk sabahın saat 09.00’unda şu manzara ile karşılaşır:
“…Palanlı bir beygirin sırtında, siyah sakallı, dolgun enseli, 36 yaşlarında bir adam zaptiyelerin nezaretinde valilik konağına doğru yol alıyor. Adam, mütebessim bir çehre ile, sağı ve selamlayarak geçiyor….”
Ahir zamanda Hazreti İsa’nın gökten ineceğini bilmeyen yoktu. Kalabalığın %80’i Hıristiyan kalanlar ise meraklı Müslümanlardı. Tabi yarısı da çoluk, çocuk…
İsa, Hükümet Konağı’nın balkonuna çıkarıldı. Bahri Paşa yavaş yavaş onun yanına geldi:
“Hz. İsa olduğunu iddia eden adam sen misin?” dedi. Kalın ve gür sesi halk tarafından da duyulmuştu. Adam:
“Evet benim. Tanrı azan kullarını ıslah etmek için beni gönderdi” der demez Vali Bahri Paşa:
“Yalancı sahtekâr herif!” diyerek öyle bir tokat aşketti ki, adam sendelerken Vali’nin sesi yankılanıyordu:
“Alın şunu tımarhaneye kapatın!”
İşte bu tokat, Adana’yı tarihi bir fırsattan etti.
Bu konuyu, Damar Arıkoğlu “Hatıralarım” adını verdiği kitabında anlatmaktadır.
BEN ÖYLE BİR PEYGAMBER YARATMADIM
Konunun burada bittiğini zannediyorduk ama bitmemiştir. Şimdi hatıratı okumaya devam edelim:
“Toplana halk Valinin bu jesti karşısında yalancı peygambere gülmeye başladılar. Mühim bir cemaat delinin arkasına düşerek Karşıyaka’da tımarhane olarak kullanılan binaya kadar takip ettiler. Bunların arasında ben de vardım. Hastanenin kapısından girerken sağ tarafta Kasap Sultan adındaki Allahlık iddia eden deli yüksekçe bir yere çıkmış eli ile işaret ediyor ve bağırarak:
“İnanmayınız bu herife! Ben böyle bir İsa Peygamber yaratmadım! Bu adam yalancıdır!” diye söyleniyordu. Kadıyı deliler koğuşuna tıktılar… (*)
Arıkoğlu’nun anısı burada sona eriyor. İsa olduğunu iddia eden deliler koğuşuna atılıyor ama haşa “Allah” olduğunu iddia edene ne oluyor bunu bilemiyoruz.
Bir de kafama bir soru takıldı. Bu yıllarda Valilerimiz Bahri Paşa gibi olsaydı acaba etrafta bolca gördüğümüz delilerin hali nic’olurdu?
Ne de olsa bu matematiksel bir ilişkidir: Bahri Paşaların varlığı ile delilerin varlığı arasında ters orantı vardır. Biri azalınca diğeri çoğalır.
Peki İsa’nın Adana aşkı bu kadar mı? Hayır.
Adana, öylesine bereketli topraklara sahip ki, pamuğu, narenciyesi, tekstili, soyası, karpuzu, kavunu, sanatçısı, yazarı, şairi ve delisi boldur… Her ne kadar bu günlerde pamuğu ve tekstili azalmış ise de deliden yana kısmetinde bir eksilme yoktur.
RAKI SATAN İSA
VARAN II
Evet ne diyorduk?
Hazreti İsa yediği o tokattan sonra Adana’ya gelmekten vazgeçti mi? Hayır. 1930’lu yıllarda Eski İstasyon’da Afiyet Eczanesi yakınında bir dükkânda kapalı şişede rakı satan bir adam ile gazete muhabiri görüşür. Muhabir şöyle bir soru yöneltir:
“Zati Alinizin dinler üzerinde pek çok tetkikat yapmış olduğu söyleniyor bu hususta okuyucularımızı aydınlatır mısınız?”
Bu soru karşısında rakı satan adam tereddüt etmiş ancak onun bir gazete muhabiri olduğunu anlayınca ufak ufak dökülmüş:
“Ben aslen Erzurumluyum. Küçük yaşla Amerika’ya gittim. Boston civarında küçük bir kasabada çalışarak on bin lira kazandım. On beş sene orada kaldım. Günün birinde bende bir fevkaladelik başladı. Vakıa olan ilhamlar bana ileride zuhur edecek vukuatı haber veriyordu. Rüyalarım aynen çıkıyordu. Bunun üzerine her şeyden elimi çektim ve herkesi hakka davete başladım. Fakat zabıta benim bu halimi gördü ve beni tımarhaneye kapattı…”
Gördüğünüz gibi Amerikalılar başka İsa’ya ihtiyaç hissetmiyor. Bize bir Hz. İsa yeter diyerek Erzurumlu İsa’yı tımarhaneye kapatmışlar.
Ama biz yine Erzurumlu İsa’nın Adana macerasın kendi ağzından izlemeye devam edelim:
“…Oradaki tımarhaneler, sinemalı tiyatroludur. Deli giren akıllı çıkar. Halbuki ben deli değildim. Bir köşeye çekildim ve hiçbir şeye karışmadım. Evvelce haftada dört defa traş oluyordum. Artık bundan vazgeçerek sakalıda bıraktım…”
Bu muhterem beş sene tımarhanede kaldıktan sonra serbest bırakılır. Anlaşılan Amerikalıların İsa’ya ihtiyacı olmadıklarını görünce Türkiye’ye gelir.
Türkiye’de ilhamlar çoğalır. (Vallahi bu günlerde olsa, her taraf ilham kaynıyor ve asla yalnız kalmaz her taraf kendisi gibi gaipten ses aldığını iddia edenlerle dolu.) İlk olarak şöyle bir ilahi emir alır:
“Fes’i at Şapka giy! Altını at, kağıt para kullan!”
Bu emirleri derhal yerine getirir. Ve ardında Hazreti İsa’nın ahir zamanda yapacağı vazife ile görevlendirilir. (!)
“O’nu temsil ediyorum. Doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın yeryüzündeki manevi aletiyim. Benim vasıtamla bütün cihana emrini veriyor…”
Fakat İsa’nın bir şikayeti vardı: Kimse onu anlamıyor ve takdir etmiyordu.”
Muhabir bu noktada soruyor:
“İyi de kardeşim sen rakı satıyorsun?”
“Ben içmiyorum ki, para kazanmak için satıyorum…” (**)
Rakı satan İsa, daha sonra gazeteye gelmiş ve:
“Kardeşim ben Amerika’da yaşarken İsa olduğumu iddia ediyordum. Adana’ya geldikten sonra İsa olduğum iddiasını terk ettim. Ben artık rüyalar âleminde yaşamıyorum” demiştir.
Ben de şöyle anlıyorum, “deli deliyi görünce sopasını saklar misali” Adana’ya daha önce İsa’nın gelme teşebbüsünü öğrenince bu iddiasından vazgeçmiş olabilir.
Veya Adana sokaklarında o kadar İsa ile karşılaşmış ki, kendi İsalığının işe yaramayacağını anlamıştır.
Bir dip not vermekte yarar var: Süleyman Nazif bu kimseler için Haşerei Mübeşşere ifadesini kullanmaktadır. “Yani müjdelenmişlerin haşereleri…” Tarihin her döneminde müjdelenmişlerin haşereleri olacaktır.
Bu günlerde sayıları arttı mı ne?
Adana’da Peygamber olduğunu iddia edenler de oldu, Hem de Adana baro Başkanı iken… Onu da baka zaman anlatırız.
(*) Damar Arıkoğlu. Hatıralarım.1961 Sh.40-41
(**) Yeni Adana Gazetesi 7 Nisan 1930 tarih 2465 sayı